Salı, 11 Ağustos 2009 16:42

ÇÖZÜM İÇİN EMPATİ
Geride bıraktığımız günlerde onlarca farklı görüşün seslendirildiği sıcak ve karmaşık bir konu: Kürt Sorunu.
Çizgileri ve ana hatları belirlenmeden ifade edilecek her düşünce bizi bilgi kirliliğine itecektir. Ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlarca üretilen önyargılar bir yığın cehaleti ortaya çıkaracaktır.
Varlığı kabul edilsin ya da görmezden gelinsin, Kürt Sorunu bu ülkeye binlerce cana mal oldu.
Ne atılan adımlar ne de alınan önlemler Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olan bu sorunu çözebildi.
Kürt Sorunu yüzyıllık bir geçmişi olan sosyal, ekonomik ve politik yönleri ile incelenmesi gereken bir mesele olmasına karşın; PKK ile kitleselleşmiş ve Türkiye genelinde görünür hale gelmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından itibaren Kürt etnik kimliği, Türk etnik kimliğinin tek kimlik ve tek kültür olarak kabul edilmesi sonucu baskı altına alınan ve yadsınan bir kimlik haline geldi.
Yaşanan başkaldırılar şiddetle bastırıldı.
Kürtlerin kuruluş ideolojisine hiç uymayan yapılarına devlet elince verilmeyen önem, durumu mücadele edilmesi zor bir şekle soktu.
Oysa mesele; kendini Kürt sananların aslında ‘dağ Türkü’ olduklarına ikna edilmesi meselesi değildir.
Dağa çıkmış üç-beş bölücüyü öldürmek ve ayrımcılık yapıldığını iddia edenleri hak ettiği şekilde cezalandırmak; kısacası dosta güven düşmana korku veren şanlı ordu ile ‘kesin çözüm’ sağlamak meselesi de değildir.
Mesele; onlarca yıllık toplumsal önyargılar ve güvenlik paranoyalarıyla kabuk bağlamış bir demokrasi meselesidir.
Sorunu ortaya çıkaran; devlet zihniyetinin farklı konularda farklı sosyal kitlelere de dayattığı faşizan yöntem ve yasaklamalardır.
Çözümsüzlüğü tercih ederek; Türkiye’yi gerek uluslararası politikada gerekse ekonomik açıdan sıkıntıya sokan hantal ve köhne anlayıştır.
Ve tabii ki de durumun tek muhatabı Türkler değildir.
Bilinçaltında muhafaza edilen PKK’nın tüm Kürtleri temsil ettiği söylemi, öncelikle Kürtlerin hassasiyet göstermesi gereken bir konu.
Kürtlerden yoğun şiddet karşıtı eylemler ve itirazlar yükselmedikçe hiçbir sonuç elde edilemez.
’Şiddeti durdurun’ çağrısına cevap vermemek öncelikle insani bir yetersizliktir.
Kürtler maruz bırakıldıkları şeylere, marjinal bir kesimin ilkel ve ırkçı çığlıklarıyla cevap vermemelidir.
Çünkü yabani bağırır, medeni konuşur.
Yıllardır bol keseden sürdürülen tartışmalar arasından farklı bir ses yükselmişti.
‘Ben hiç böyle düşünmemiştim.’ empatisinin tek çıkar yol olacağını savunan Ahmet Altan; yıllardır süregelen her şeyi alışılmadık bir üslupla açıklamıştı.
Yayınlanmasının üzerinden 14 sene geçmiş bir yazı.
Ahmet Altan’ın kaleme aldığı bu yazı karmakarışık Kürt Sorunu’nu basit ve çocuksu bir mantığa göre açıkladığı için eleştirilebilir.
Ancak belki de yaşattırdıklarıyla belli bir coğrafyayı kan ve gözyaşıyla özdeşleştirmiş olan terörün çözülmesi o kadar da zor ve zekâ isteyen bir şey değildir.
Günlük siyasi çıkarlar üzerinden hesaplar yapanlar, çözümsüzlüğü çözüm olarak göstererek yıllarca empatiden yoksun adımlar attılar.
Olmadı.
Ne kullanılan faşizan yöntemler ne de ‘olaya bir de şöyle bakalım..’ diyen Ahmet Altan’a DGM tarafından açılmış davalar sonuç getirdi.
Artık önümüzde yeni bir süreç var: Kürt Açılımı.
Şartlanmalardan ve önyargılardan uzak bir bakış açısıyla kurulan empati, dikkate alınan insan hakları, sağlanacak olan özgürlük ve demokrasi; çözülümü değil çözümü sağlayacaktır.
Bir arada yaşamamak için iyi bir sebebimiz yok.
Belki de iki ucu nutellalı bu değneği ortasından tutmak en mantıklısıdır.
‘’ ATAKÜRT
Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...
Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...
“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...
Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.
Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...
Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...
Romanlarımızı, hikâyelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...
Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...
“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık…
İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık…
12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...
Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkâri’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...
Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?
Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?
Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.
Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:
- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?
Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.
Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit olduğunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?
Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.
Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?
Ahmet ALTAN
17 Nisan 1995
‘’
Said Doğrul’un Eski Yazıları



















Yorumlar
bence kendisi ya psikolojik sorunlara sahip ya da kelimenin tam anlamıyla vatan haini
genel değerlerin üzerine gidip "farklı" olarak prim yapmanın moda olduğu ülkemizde ajdar denen şahsiyetten fazlaca bir farkı olduğunu düşünmüyorum
ikiside beğenilmeleriyle değil eleştirilmeleriyle meşur oldular
Farklılık meselesine gelince, bu konuda katılmamak elde degil; ama bence Ajdar daha yakşıklı, orada haksızsın.