- aşkın gözü lenslidir -

- bir ev var uzakta -

- iki kere yalnızlık -

- garp -

- alın yazısı -

- insan bu -

- sen'i unutmak -

- sanat ve toplum ilişkisi -

- neden güngören? -

- 'lale devri' -

- dindar derken... -

Yazdır PDF

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNİN İLK GÖZ AĞRISI : LÂİKLİK

Bugünün fikriyata dayalı problemlerine bir neden ararken cumhuriyetin kuruluş sürecini irdelemek bana göre büyük yarar sağlar. Böylece, “hasta adama” yapılan yanlış teşhis ve bunun sonucunda uygulanan yanlış tedavilerin günümüze olan etkilerini daha net görmüş oluruz.

Tanzimat’la birlikte Batı’dan ithal edilen “İslam terakkiye manidir” anlayışı, 1923 ve sonrasında yapılan radikal uygulamalara temel teşkil etmiştir. Her ne kadar iktidar sahipleri sözlü olarak İslam’ın akılcı ve çağdaşlığa zıt düşmeyecek bir din olduğu noktasında birleşmiş gibi gözükse de, toplumu laikleştirme çabaları bu zümrenin düşünce yapısını ortaya koymaktadır.

‘İlerlemeye engel(!) olan bu din, devlet ve toplum üzerindeki belirleyiciliğini kaybettiğinde çağdaş uygarlığın tepesine çıktığımızın resmidir’ denilerek girişilen ayrıştırma çabaları kurucu zümrenin fikriyatına uygun bir “laiklik” anlayışı üretmiştir. Bu yazıda bizdeki laiklik yorumu ve bunun günümüze olan etkilerini ortaya koymaya çalışacağım.

Kemalist Laikliğin Fikri Zemini

Auguste Comte, Karl Marx, Max Weber ve Emile Durkheim gibi fikir adamlarının savunucusu olduğu sekülerizasyon (dünyevileşme ve laikleşme) tezi, genel itibariyle, modern toplumlardaki sanayileşme, kentleşme, bürokratikleşme ve ilişkilerin gayri şahsileşmesiyle, dinin kendi kabuğuna çekileceğini, kamusal alandaki otoritesini kaybedeceğini ve giderek vicdanlara hapsolacağını ortaya koyuyordu. Ancak beklenen olmadı ve sekülerizasyon tezi ilk yüzyılının ardından hızla çözülmeye ve bizzat savunucuları tarafından reddedilmeye başlandı. [i]

Pozitivizmin altın çağını yaşadığı dönemlerin Türkiye’sinde, imparatorluğun çöküşü-cumhuriyetin kurulması süreci bir grup aydına, kendi düşüncelerini bütün ülkeye tatbik etme fırsatı verdi. Osmanlı’nın son döneminde uygulanmış olan siyasal laiklik, bu tarihi fırsatla birlikte yeni devletin anayasal temline yerleştirilmiştir.[ii]

Bizdeki Laiklik

Devletin fikri ve şekli yapısını yeniden düzenleme ve onu Batı’ya entegre etme idealindeki kurucu zümre, eskiyi rafa kaldırma konusunda birçok karşıt görüşle karşılaşmıştır. Örneğin, eldeki otoriter gücün kullanımıyla saltanat aniden ve çok da sorun yaşanmadan ortadan kaldırılırken, “Hilafet’in İlgası” aynı kolaylıkta olmamıştır.Yine, neredeyse tüm cumhuriyet devrimleri halktan gelen tepkilere rağmen yapılmıştır.

Laikliğin Bizans örneğindeki gibi “Devlet, din ve siyaseti elinde bulundurur.” şeklinde algılanması özellikle din konusunda, yeni devletin marjinal politikalar izlemesi sonucunu doğurmuştur. Rejim, halk için bir elbise biçmiş ve halktan bu tek tip elbiseyi giymesini istemiştir. İtiraz seslerini de kararlı bir şekilde bastırmaya çalışmıştır.

Kimine dar, kimine bol gelen baskıcı rejimin laikperest elbisesi, dinin muhafazakar formlarının halk nezdindeki desteğini artırırken[iii], rejimle halkın değerleri arasında meydana gelen bu zıtlık halen tartıştığımız bazı sorunların da fikri temelleri hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Dindar olduğu gerekçesiyle ordudan (Peygamber Ocağı’ndan) asker atma tezatının yahut kasıtlı dinsizleştirme hareketlerinin, ve yıllardır bir türlü çözüm bulamadığımız başörtüsü sorununun baş aktörleri,kanımca halkın değerlerinden uzaklaşan bu rejim modelinin vecibelerini yerine getiriyorlar.

Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş, bizde laikliğin modern demokrasilerdeki uygulanışının aksine yorumlanmasını, fertlerin yaşayış ve davranış biçimlerini, bir başka deyişle kültürün tamamını “dinden koparan” bir anlayışa sapmak, ilkel ve totaliter bir ideoloji tesis etmeyi hedeflemek olarak açıklıyor.[iv]

Toplumu dinden uzaklaştırma, ladinîleştirme fikri, var olan dinin kapsadığı her alanda onun yerini alabilecek kurallar koymak, var olan kurallar üzerinde köklü reformlar yapmak ve bu değişimlere itaat için gerektiğinde güç kullanmak şeklinde uygulanmıştır. Nitekim, laikleştirme çabalarının bir ürünü olan kılık-kıyafet devrimine muhalefet ettikleri gerekçesiyle binlerce insanımızın asıldığını biliyoruz.[v]

Din ile Dünyanın Ayrılması

Cumhuriyet Dönemi tanınmış iktisatçılarından, önce Cumhuriyet Halk Partisi’nden (1945), daha sonra da Demokrat Parti’den (1953) milletvekili seçilmiş Ahmet Hamdi Başar’ın 1930’lu yıllar Türkiye’sinde Atatürk’le beraber olduğu üç aylık yurt gezilerinde  yaşanan laiklik tartışmalarını aktardığı Atatürk’le Üç Ay kitabının şu satırları dikkate değerdir. “Laiklik dinsizlik midir yoksa sadece dinin dünya işlerine karışmaması mıdır?” sorusuna cevaben:

Gazi benim de fikrimi sordu:

Dinin, dedim, dünya işlerine karışmaması Hıristiyanlık için bahis mevzu olur. Çünkü Hıristiyanlık dünya işlerine karışmayan bir dindi. Esasında böyle olduğu halde sonraları papazlar hakimiyeti ve idareyi ellerine aldılar. Avrupa’da yapılan inkılaplarla işte Hıristiyanlığın bu kendi esası dışındaki  müdahalesi kaldırılmış.

Bu suretle,Hıristiyanlığın ilk kuruluşunda olduğu gibi Kayzer’in hakkını Kayzer’e, Papa’nın hakkını Papa’ya veren bir iş bölümü yapılmak suretiyle, dünya işleri dinin nüfuzundan kurtuldu.Dikkat buyrulursa laiklik Avrupa’da dinsizlik doğurmadı. Kiliseler ve umumiyetle din müessesesi hürmet görerek yaşadı. Bugün laik olan Avrupa ve Amerika halkı tamamen dindar sayılır.(1930)

Halbuki Hıristiyanlıktan sonra doğan ve esasında mütekamil bir din olan İslamlıkta din ile dünyanın ayrılması yoktur. Daha doğrusu İslamlık dünyayı esas tutar,akla dayanır;halk idaresini, ahkâmın zamanla değişeceğini kabul eder; hiçbir dogmaya meydan vermemek, her şeyi akıl hududu içinde mütalaa etmek ister.

…Bizce laiklik tabirinden anlayacağımız mana, din ile dünyayı ayırmak değil, dinin ayrı bir sınıf elinde dogmalaşmış esaslara bürünerek dünya işlerini tahakkümü altında bulundurmasının önüne geçmektir. Laiklik inkılabı namına ne yapıyorsak, hepsini İslam olduğumuz halde yapabiliriz. Fakat eğer, din ile dünyayı ayıracağız dersek, İslamlıktan uzaklaşmış dinsizlik yapmış oluruz. Hıristiyanlık dünya işlerinden uzakta yaşayabilir; İslamlık ise yaşayamaz.”[vi]

Ayrıca bu konuda Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın sözleri de işin özünü ortaya koymaktadır. “Din ve Devletin ayrılması Yahudilik ve Müslümanlıkta imkansızdır. Çünkü her iki dinde de din, insanların 24 saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkilerini değil, özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, karı-koca arasındaki ilişkileri ve devletle olan ilişkiyi ayarlar. Devlet ile din iç içe geçmiştir. Devletin görevi, insanların dini ibadetini hazırlayabilmektir. Bu son nokta çok önemlidir.[vii]

Sonuç

Cumhuriyet devrimimizin halkın değerlerini merkeze alan sağlam bir fikri alt yapısı olmadığı bilinmektedir. Seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihimiz, bu “yaptım-oldu” zihniyetinin  topluma ödettiği bedeller konusunda yaşayan bir örnek olarak karşımızda duruyor. Ders çıkarılmayı bekliyor. Zira, muhtıralar, darbeler ve balans ayarlama teşebbüsleri halktan kopuk rejim ideolojisinin halen devam ettiğinin birer göstergesi, maalesef.

Din ve vicdan özgürlüğünü garanti altına alan modern demokrasilerdeki laiklik anlayışını yeniden değerlendirip, laiklik üzerinden faşist bir fikriyata geçiş yapanlara dur dememiz gerekiyor.[viii]

Laikçiler, (Dini sadece devletten değil aynı zamanda toplumdan da soyutlamak isteyenler. Toplumsal yaşamda Allah'ı ve dini hatırlatır hiç bir şeyin gözükmemesi, söylenmemesi, anılmamasından yana olanlar.) bu toplumda tahammülsüzlüğün ilk akla gelenleridir. Laikçiliğin faşizan fikriyatının son tezahürünü “tesettür mayosuyla denize giren bir öğretmeni ve sekiz yaşındaki çocuğunu darp eden subay karısı” olayında görmüştük. Sarf edilen sözler, fikri bozukluğu olan rejimin, savunucuları üzerindeki tahribatına acı bir örnekti:

İran'a Arabistan'a, sizin gibi olan insanların ülkesine gidin. …Örümcekler, utanmıyor musun denizi kirletmeye, Atatürk Cumhuriyetini kirletiyorsunuz.”[ix]

Bunun yanında çarşıda Atatürk rozeti bulamayınca Kültür Bakanı’na bağırıp çağıran tatilci teyze örneğini ve Üniversiteli Kadınlar Derneği üyelerinin bir toplantısında dini öğelere gösterilen tahammülsüzlüğü unutmak mümkün değildir.[x]  [xi]

***

Bu en başta yapılan yanlış laiklik yorumu, günümüzde birbirine karşı toleransı sıfır olan kitleler meydana getirdi. Dinini dünya işlerinden ayırmak istemeyenlerle laikçi zihniyet, aynı ülkede farklı kutuplara doğru çekilmiş durumda.

Laikçilerin, Müslümanlara denizi dahî çok gören anlayışı, karşı taraftan da zaman zaman dozajı aşan tepkilerle karşılaşıyor. Bu da ilerisi adına toplumsal uzlaşma mefhumunu imkansız kılıyor.

Dindarlık, dinsizliğin de bir özgür seçim alternatifi olduğu ülkelerde gerçek değerini bulur. Önemli olan insanların birbirlerine olan tahammülüdür. Toplumsal barış dedikleri ancak bu tahammül erdeminin kazanılmasıyla tesis olunabilir. “Müslümanım” deyip gereklerini yerine getirmeye çalışanın “böyle bir çabası olmayana”,gayrimüslime yahut dinsize, onların da aynı şekilde Müslüman’a saygı ve tahammül gösterdiği barış ülkesinde yaşamak ümidiyle..

Halil Çiçekfidan


[i] Mustafa Armağan, Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı,Timaş Yay, s.270

[ii] Prof.Dr.Mümtaz’er Türköne, Türkler ve İslamiyet,Yakamoz Yay. s.171

[iii] Türköne,a.g.e. s.172

[iv] Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş,Türkler ve İslamiyet,Yakamoz Yay. s.90

[v] H.H.Ceylan,Cumhuriyet Dönemi Din/Devlet İlişkileri, Rehber Yay. s.14

[vi] Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay, Birinci Baskı 1945

[vii] Prof.Dr.İlber Ortaylı. Kırıkkale Üniversitesi 13.Akademik Yıl Açılışındaki Konuşması,2006

[viii] Mustafa Akyol, Laikçilerin Faşizanlaşması Sürpriz Değil, 29 Eylül 2006, Radikal

[ix] http://www.internethaber.com/tesetturlu-mayoyu-gorunce-cildirdi-280192h.htm

[x] http://www.vidomodo.com/vidomodo/video.php?id=393

[xi] http://www.internethaber.com/ertugrul-gunayi-saskina-ceviren-tepki-283685h.htm

Yorumlar

Ad *
e-Posta
Code   
JPS
Yorum Ekle