Cumartesi, 20 Mart 2010 02:40

YAVUZ, 40 BİN ALEVİ’Yİ KESTİ Mİ?
Bu yazının başlığı aslında bana ait değil. Bu yazıyı da yazmamdaki sebep, Fikir Adası’nın Şubat 2010 sayısında bir arkadaşımızın yazısında görmüş olduğum bir yanlışı düzeltmektir. Aslına bakılırsa yazıyı yazmıyor bir araştırmayı sizinle paylaşmak istiyorum.
İlk önce görmüş olduğum hatayı aynen paylaşayım:
“Yıl 1514. Hastalıklı bir faşist daha; Yavuz Selim. Müftüsüne fetva verdiriyor, ''Alevi katli vaciptir.'' diye. 40 bin alevi katlediliyor bu destekle. O zamanlar devlet desteğini gizliden gizliye de vermiyormuş günümüzdeki gibi, gördünüz mü dostlarım?”
Şimdi hata yapılır madem; önemli olan düzeltmektir deyip doğru olanı söylemek istiyorum.
Birincisi Yavuz Sultan Selim’e hastalıklı bir faşist demek başlı başına büyük bir gaftır. Şöyle açıklamak gerekirse ‘faşist’in sözlük anlamına bakalım.
"Faşist" demek bir devrin İtalyan milliyetçisi demektir. İtalyanca "facio" kelimesinden doğan bu sıfat, Musolini'nin İtalyan milliyetçi partisi mensuplarına unvan olmuş, İtalyan milliyetçiliğine de "faşizm" denmişti. Milliyetçiliğin milletleri sardığı sırada hepsi ayrı ayrı adlar almış; Almanlar "nazi" (Nasyonal Sosyalist'ten kısaltma), İspanyollar "falanjist", Belçikalılar "reksist", Romenler "gardist" kelimesini kullanmıştı. Bu disiplinli ve komünist düşmanı milliyetçilik ilk önce İtalya'da çıktığı için hepsine birden "faşizm" demek âdet olmuştu.
Yani açıklamada da görüldüğü gibi faşist, aşırı milliyetçilik demek anlamına gelmektedir ve Yavuz’a böyle bir yakıştırma yapmanın ne kadar bilimsel gerçeklikten uzak olduğunu, milliyetçiliğin Fransız ihtilaliyle yayılmaya başlayan bir akım olması hasebiyle anlamış oluyoruz.
Yani o dönemde milliyetçilik unsurunun var olmamasına binaen nasıl faşist olunuyor merak etmekteyim.
Ayrıca bir fetva verilecekse bunu müftü vermez. Bilindiği üzere şeriatla yönetilen Osmanlı’da buna bakacak olan makam Şeyhülislamlık makamıdır ve bu makama padişah fetva verdirtemez.
Gel gelelim asıl meseleye. O da 40 bin alevinin katlinin vacip olduğu mesele! Onun açıklamasını Mustafa Armağan’a bırakıyorum. Konu ile ilgili araştırmasını paylaşıyorum:.
“Bir de özellikle bazı Osmanlı karşıtı kesimlerin dillerine doladıkları ve maalesef İsmail Hami Danişmend gibi ateşli Osmanlı yanlısı ‘Sünniler’in de Şii-Alevi husumetlerinden ötürü köpürttükleri ‘Yavuz’un 40 bin Alevi’yi kestiği’ söylentisi var. Ne yalan söyleyeyim, her iki kamp da bu tehlikeli ateşe odun taşımakta fevkalade mahirler.
Yavuz Sultan Selim, Doğu’da namağlup unvanına sahip Şah İsmail’in adamlarının Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, hatta Kütahya önlerine kadar geldiği, Bursa’yı tehdit ettiği ve Rumeli’deki kardeşleriyle buluşmalarına ramak kaldıkları bir ortamda tahta çıkmış buldu kendisini. Üstelik de bir Osmanlı şehzadesi olan yeğeni Murad, Şiiliği kabul etmiş ve Şah İsmail’in yanına kaçmıştı. Yani Safevi etkisi, bırakın halka yayılmayı, bizzat saraya kadar girmişti.
Burada özellikle belirtmek istiyorum ki, Yavuz’un birinci sorunu, bir inanç olarak Alevilik değil, Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’un akıl dolu deyişiyle, Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Alevileri ‘beşinci kol’, yani istihbarat unsuru olarak, daha da önemlisi, devleti yıkacak tertipler içine girecek potansiyel bir işbirlikçi güç olarak kullanmaya kalkmasıydı. Şah İsmail’in gerçek niyetinin Osmanlı’yı Şiî bir devlete dönüştürerek bir darbede başına geçmek olduğuna ve bu uğurda çalıştığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor. Nitekim 1511 Nisan-Temmuz aylarında Bursa’dan Antalya ve Kayseri’ye kadar yayılan, Anadolu’nun büyük bölümünün yakılıp yıkılmasına ve 50 bin insanın ölümüne yol açan Şahkulu isyanı da gerçek bir ders olmuştur Yavuz’a.
Anadolu’daki Aleviler ya İran’a göç edip Şah İsmail’in saflarına katılıyor veya muhtemel bir Anadolu seferinde ona destek vereceklerine dair işaretler veriyorlardı. Osmanlı Devleti’nin 1402’de içine yuvarlandığı fetret devri yeniden yaşanacak mıydı? Bu soru, 112 yıldır hiç bu kadar sarsıcı olmamıştı.
Bunun üzerine Yavuz, hem İran’a insan kaynağı sağlayan göçü önlemek, hem de Safeviler üzerine düzenleyeceği seferde arkasını sağlama almak için Mustafa Akdağ’ın deyişiyle, “Şah İsmail’e bağlılıkları, sadece dinî bir inanç olma çizgisini aşarak, para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, Kızılbaşlık propagandası yapmak ve şaha casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başlattı”. Bu kovuşturmanın bir tür fişlemeye dönüştüğünü biliyoruz. Tutulan defterlere yukarıdaki eylemlere karışmış 40 bin Kızılbaş’ın adının geçirildiğini, bunların tutuklanıp sorguya çekildiklerini biliyoruz. Suçlu bulunanlar elbette idam veya hapisle cezalandırılmıştır. Ancak bu kovuşturma sonunda ne kadarının idam edildiğini, ne kadarının hapse atıldığını veya sürgüne gönderilip serbest bırakıldığını bilmiyoruz.
İşte o 40 bin kişi, bu kovuşturma maksadıyla fişlenen ve yakalanan casuslar, düşmana yardım ve yataklık yapanlar, daha önce Şah İsmail’in ordusunda savaşmış olanlar, propagandasını yapanlardı. Ve hepsinin öldürüldüğüne dair en ufak bir kanıt olmadığını ben değil, yine Bacque-Grammont söylüyor:
‘Göründüğü kadarıyla, bu “büyücü avı”, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 sapkının kırılması efsanesinin destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.’ (Bkz. Ed.: Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, I, Cem Yay. 1995, s. 173)
40 bin aileyi, yani ortalama 200 bin nüfusu ilgilendiren böylesine büyük çaplı bir ‘katliam’ın belgelere de bir şekilde yansıması gerekmiyor muydu? İşte Alevi kökenli olduğu bilinen tarihçi Mustafa Akdağ, “Yavuz Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40 bin kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.” sözleriyle bu balonu patlatıyor. (Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, 2, Tekin Yay., 1979, s. 154) ”
Yazar sonuç olarak şu cümleyi yazmıştır:
”Düzeltiyorum; Tarih ne çekmişse siyasetten ve efsanelerden çekmiştir.”
Ne kadar manidar, öyle değil mi?
Saygılarımla…
Beyazıd Arhan
Paylaş
Beyazıd Arhan’ın Eski Yazıları



















Yorumlar
''Müftü'' kelimesinin ''dinî konularda fetva veren kimse''(TDK) anlamına geldiğini bilmeyen yoktur. Şu an kullanılan ifadeyle bu görevi il ve ilçelerde yerine getiren kişi akla gelir, ama bu sözcük -yazıda kullanıldığı haliyle- Arapça'dan dilimize geçtiği(muft) haliyle kullanılmıştır. Aslen kast edilen ''fetva görevini yerine getiren'' kişidir. Bu kişi, o devirde Şeyhülislam'dı. Dolayısıyla, Müftü-Şeyhülislam, Görev-Makam kavramlarını karşılaması açısından kullanılmıştır.
''Faşist'' kelimesinin de, sizin ifade ettiğiniz gibi, kelime anlamından sıyrılıp, kabuğunu atarak ''ırkçı'' şeklinde kullanıldığı aşikârdır. Yavuz'un İtalyan Milliyetçisi olduğunu söyleyecek kadar alık olduğumu düşünmüyorum, ama elinizdeki kelime cımbızını bir kenara bırakıp, böyle gereksiz ayrıntılarda boğulmasaydınız, yazınızı zevkle okuyabilecektim. Alevilere yapılan kıyıma gelmeden önce, ''faşist'' kelimesinin tam anlamıyla ''ırkçı, soycu''(TDK) anlamında kullanıldığını belirtmek isterim. Ama siz çok istiyorsanız, muhterem padişah hazretlerinize ''yobaz'' demeyi tercih ederim.
''İntihal''inizdek i taraflılık, bahsettiğiniz ''bilimsel gerçeklikle'' örtüşemeyecek derecede budalaca bir şekle bürünmüş. Araştırmanızı çok taraflı ve derin bir şekilde yapsaydınız, eminim aynı kanıya varacak, bu yazıyı yazma zahmetinde bulunmayacaktınız. Olsun, öğrenmenin de çeşitli şekilleri vardır. Bu seferlik öğretmeniniz olma rolünü kabul edebilirim.
O dönemde, ''intihal''iniz de Kızılbaş(yobazlar arasında hakaret amaçlı kullanıldığı şekli) diye tanımladığınız Alevilerin, kendilerini doğudaki Türk-Safevi Devletine yakın hissetmelerinin ''insani gerçeklikle'' yakın ilişkili olduğunu takdir edersiniz. Alevilerin bu bahsedilen, Türk-Safevi Devletine yakın hissetmelerinin yegane sebebi, Anadolu'daki Osmanlı zulmüdür. Ama sanırım siz, Mustafa Armağan dışında bir kaynaktan araştırma yapmadığınız için, bu gerçekliği de fark etmediniz ve Alevi toplumunu isyancı diye nitelendirme gafletinde bulunabildiniz. Bahsettiğiniz durum, Osmanlıların İstanbul'u almasının, Türkler için bir ''fetih''; Bizanslar için bir ''işgal'' olması durumuyla eş değer şekildedir. Tarihe, önünüzdeki resmi armalı camdan bakarsanız, bahsettiğiniz ''bilimsel gerçekliğe'' de ulaşamazsınız.
Anadolu Alevilerinin bu Türk-Safevi Devletine olan yakınlığından ve göçünden korku duyan Osmanlı, cellatlarıyla Anadolu'da Türkmen avına çıkmıştır. Otlukbeli Savaşı'ndan beri süregelen bu durum, zaman zaman kabuk değiştirerek devam etmiştir.
Saf ve temiz Yavuz Selim, Abbasilerden kılıç zoruyla aldığı halifeliğin kendisine verdiği ''tanrısal'' gücü kullanarak katliamcı görüntüsünü hiçbir zaman yitirmemiştir. Anadolu'daki Arap-Acem kültürünün bir baskı unsuru olarak kendilerini zorladığını gören Alevi-Türkmen nüfus, çareyi doğudaki Türk-Safevi devletine sığınmakta görmüşlerdir. Bu sırada Osmanlı baskısı da devam etmekteydi.
Yavuz Selim, Şah İsmail'e doğru sefere çıkarken, klasik tabirle, gerisinde bir güç bırakmak istememe düşüncesiyle, çeşitli bahanelerle 40 bin Alevi kılıçtan geçirildi. Bahsettiğiniz kaynakların gerçekliğinin, Osmanlı tuğrası basılmış kağıtlar olması bile, kati surette gerçek olduğu kanısına kimseyi vardıramaz. Katliam yapan bir devletin, katliam yaptığını alenen vesikalara geçireceğinin abesliği ortadadır. Alevilerin, bahsettiğiniz çeşitli suçlara bulaşması gibi bir durum, istisnalar dışında, kesinlikle katliamı meşrulaştırmaktır. Örneğin, Alevilerin kadınları ortaklaşa kullandıkları, Kuran'ı, camileri yaktıkları şeklinde iddialarda bulunması ve bunun üzerine fetvalar verdirmesi.
Bu fetvalardan en ünlüsü Müftü Hamza tarafından verilen fetvadır(bilmezsiniz belki, ama müftüler de fetva verebilir).
"Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisler; Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kuran'ı küçük gördüler. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden veya yardımcı olanlar da kafir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların görevidir. Bu arada Müslümanlar'dan ölen kutsal şehitlerin yeri yüce cennettir. O kafirlerden ölen ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu türlü topluluk hem kafir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir."
Bir alıntı daha;
''Dönemin büyük fıkıh ve hadis bilgini olarak tanınan Müftü Hamza 1521 yılında ölmüştür. Tarihte yalnız böyle yüz karası bir fetvayla değil, rüşvet almak gibi bir suçla da anılır. Kuran üzerine yemin etmesine rağmen 50 bin akçe karşılığında Semendire Valisi Yusuf Bali'nin yolsuzluklarını ve haksızlıklarını kapatır. Müftü Hamza'nın rüşvet aldığını öğrenen Yavuz Sultan Selim onu sıkıştırıp canının bağışlanması karşılığında bu fetvayı verdirir. Osmanlı, iktidarı için her şeyi kullanmıştır, kullanmaya çalışmıştır. ''
Şeyhülislam İbni Kemal tarafından verilen fetva ise;
"...Kızılbaş topluluğu şeri yasalar gereği öldürülmeleri helaldir. İslam askerlerinden onları öldürenler gazi, ellerinde ölenler ise şehittirler."
Bu devlet geleneğinin Osmanlıcılarla günümüze kadar sürdürüldüğünü bilmeyen yok. Hassas konularda derin araştırma yapmaksızın tekziplerde bulunmamak en akıl kârı olacak iş.
Osmanlı'ya tebaa edilen yüce Türk halkını ve Osmanlı idaresinde rol almış, temiz insanları tenzih ederim.
Buradan ''forum gibi'' tartışma yapmak istemezdim, ama sizin yazınızın yanında okunması gereken bir ''ek '' olarak bunu sunmak istedim.
Derin saygılarımla.