Hazine-i Hayalim - Halil Çiçekfidan

Halil Çiçekfidan tarafından yazıldı. Aktif .

Ölümünden yüzyıllar sonra, isminin heybeti altında yazıyorum Barbaros. Varlığın değilse bile; ismin tanıklık etmişti tek kişilik saklambaçlarıma.

O hazinelerin haritasını ben sakladım, itiraf ediyorum.

Sonra da kimse yerini bulmaya heveslenmesin diye dizelerin altına mührünü bastım.

Aslında tüm insanlığı kandırdım.

Arkası ezilmiş kundura giyen asgari yaşamlılar derbi atmosferinde kendilerini kaybetmişken, bayramın gerçek sahibi çocuklar kaliteli şeker-bol harçlık krokileri çizerken, tankların paletleri siyah gözlüklere selam ederken, sınıfın tembeli matematik öğretmeninden şamar yerken, bazen de hiçbir sebep yokken sessizce ayrılırdım bu yedi katmanlı atmosferden.

Hazinecilik ayrı şey, definecilik ayrı…

Dedemlerin komşusu Makbule teyze İstanbul’a torunlarının yanına gider, bazen aylarca dönmezdi. Bir defasında, tedirgin suratlı adamların el arabası ve küreklerle Makbule teyzenin evinden toprak çıkarttığını gördüm. Önceden bir şeyler duymuştum ama; olayı ayrıntılarıyla öğrenmem de çok sürmedi. Oğulları, annelerinden habersiz, evinde kazı yapıyordu. Güya define bulacaklarmış.

Bir tanesini kenara çektim, nasihat ettim:

“Senin define bulabilmen için, birilerinin hazine sahibi olması gerekirdi önce. Günlükler arasında kurumuş bir gül bulabilmek için, önce yıllanmış bir aşk gerek..”

Oysa ne planların vardı değil mi?

***

Söylentilere göre Barbaros’un yaman leventlerinden biri ihtiyarlayıp güçten takatten düşünce padişahın ihsan-ı şahanesiyle birlikte gelir bizimkilerin köyüne yerleşir. Yedi sülalesine yetecek kadar altın sahibi olduğu halde, kalan ömrünü gayet mütevazı bir tarzda geçirip, ahirete irtihal eder.. Cenazesine katılıp arkasından bir Yasin-i Şerif okuyacak kimsesi bile yoktur sessizce göçüp giderken.

***

Bu İznik gölüne bakan zeytinci köyünde, yaşlı kurdun ölümüyle başlayan hazine dedikoduları bizim Makbule teyzenin bir baltaya sap olamamış oğullarına kadar ulaşmıştı. Ve o hazinenin kendi evlerinin altında olabileceği fikri iştahlarını kabartmış, gözlerini karartmıştı. Sonrasını 10 liraya ikna ettiğim itirafçımın ağzından dinleyelim:

“Uzun geceler oturdular, konuştular, kızıştılar, bağırıştılar, yazdılar, çizdiler… Kesin çıkacak dedikleri hazineyi aralarında paylaştılar bile.. Ve Makbule teyzenin gelin geldiği iki gözlü kerpiç evin içinde ilk kazmayı vurdular.

Birkaç gün daha sürdü bu definecilik oyunu, sonuç malum. Bütün planları boşa çıkmış ve altınlara güvenip girdikleri borç da cabası olmuştu.”

***

Ben de uzun süre planlarla götürebilirim sanmıştım.

Sabah beşte kalkıp fizik çalışmayı, şu yemekleri iyi pişirilmeyen yatılı okulun gıcık tutmuş ranzalarından kurtulmayı, akşamüstü ayazlarında rüzgarın buğuladığı gözlerle 39 numarayı beklerken üşüyen ellerime bir çare bulmayı, hicaz maliklerine şefkat tokadını indirip “kendinize gelin!” demeyi düşünmüştüm..

Yazdım.

Çizdim.

Yırttım.

Yıldızların nöbetinde uyurken dünya, son otobüs geçtikten sonra caddeden, telaşlı ramazan davulcularının doğaçlama ritimleri eşliğinde, bazen de veda sahnesinin bir adım gerisinde , planlar üstüne planlar..

Ben gözü dönmüş bir define avcısı değilim..

***

Onlar, olmayanın peşinden koşarlar tutkuyla. Yıllardır para yatırdığı piyangodan tek kuruş fayda görememiş emekli ruhların yeniden şans kuponu almalarına haince bir meşruiyet kazandıran “ya çıkarsa” fikrinin müptelâları..

Hem de sadece yok etmek için. Parayı aldıktan sonra evini, arabasını, halısını, karısını, insanlığını değiştirip parayı da vicdanını da yok etmek için..

Fakir ama gururlu gencin duygularıyla oynayan fabrikatör kızı mesela..

Sahte olduğu besbelli olan yirmi lirayı para üstü olarak verirken, dönüp dolaşıp o parayı ona geri getireceğimi hesaba katmayan Taksim’deki biletçi..

Bayram paralarımın verdiği özgüvenle kimseye sormadan gittiğim Saatçi Oktay. Sadece pili yok diyerek kakaladığın o dijital kol saatini yüzüne fırlatabilecek kadar sakalım var şimdi; ama anneme hala gerçeği söyleyemedim.

Yağmur altı otobüs sıralarında sırılsıklam bekleyişimi yok sayıp araya kaynayan “gün-dönümü teyzelerine” ne demeli?

***

“Harita’dan vazgeçtim, envanteri söylesen?” diyenler de oluyor.

Doğumdan çıkalı birkaç saat olmuş bir annenin alnına kondurulan şükran busesi ile; bitkin bileklerine hediye edilen altın bilezikler..

Bir ilkokul çocuğunun bayram sonu hasılatı.

Gökyüzünün yeryüzüne içini döktüğü dehşetli bir günde dedemin ettiği dua.

Beslenme saatinde cebren ortak olduğum arkadaş bandıralı salçalı ekmekler.

Dünyanın en kutsal suyuna boğaz tokluğuna hizmet ettiği için elimi omzuna koyup gülümsediğim ve gülümsettiğim “Bengaldeşli”.

Babasının arkasına sığınmış bir halde korku dolu gözlerle bakarken vurulan Filistinli Muhammed.

Bosna’dan kalma bir şarjör gözyaşı.

Nereye gitsem beni asla yalnız bırakmayan bir hayal. İlham perim ve mavi kaplı defter..

Sanırım bu kadarı yeter. Daha fazlasını ben kendime bile söylemiyorum bilesin. Ve âkilsen, kendi hazinelerinden aç gözlü define avcılarına asla bahsetmeyesin!

Yazar Hakkında

Halil Çiçekfidan

Halil Çiçekfidan

Ailenin ilk çocuğu olarak Fatsa’da doğdu, ardından kendini Çayyaka Köyü’nde buldu. Akşam ezanından sonra sokakta olmama ilkesiyle yeşillikler arasında bir çocukluk geçirdi. Süper solak olduğu halde sağ elle yemek yeme çalışmalarına kendini adadı ve başardı. İlkokulu İnegöl’de, liseyi Bursa Anadolu Lisesi’nde tamamladı. On sekiz yaşını henüz doldurmuşken kendini dil eğitimi için Washington D.C.’de buldu. Şimdilerde Galatasaray Üniversitesi'nde Kamu Hukuku Yüksek Lisans talebesi, FSMVÜ'de araştırma görevlisi. Annesine sesini yükseltip odadan hışımla dışarı çıkarken ayağının yine eşiğe çarpacağından emin.

Kafa Kâğıdı:       

Online dergiler Online dergiler