Rüyaydı De, Ne Olursun - Halil Çiçekfidan

Halil Çiçekfidan tarafından yazıldı. Aktif .

Bugün bir iş görüşmem var.

Ama kimlerle muhatap olacağımı bilmiyorum.

Evden çıkıp yürümem söylendi, çıktım ve yürüyorum.

Birkaç gün öncesine kadar bulutların hakimiyetinde olan atmosfer, güneşin fethiyle renklenmiş görünüyor. Şehrin solgun yüzüne kan gelmiş.

Az ileride bir bez afiş karşıma çıkıyor.

Üzerinde “Borçlarınızı tatlıya bağlayalım” yazılı..

Birkaç saniye anlamsızca baktıktan sonra yoluma devam ediyorum.

Acaba, bu gün ne olacak?

İmkanım olduğu halde yapmadıklarımı, çaba gerektirdiği halde uğraşmadıklarımı, neme lazımcılığımı, adamına göre değişen vefa anlayışımı, boşver deyip erteleyişlerimi de tatlıya bağlayabilecek miyiz?

Evet, ben de onlar gibi bir borçluyum ama; acaba benim de ikinci bir şansım olacak mı?

***

Akşam ne kadar aradıysam da hesap defterimi bir türlü bulamadım. Aniden çıkan iş görüşmesine olabilecek en hazırlıksız halimle gidiyorum. Bu defa hiç olmadığı kadar kötü durumdayım.

Aslında yakın zaman öncesine kadar her şey yolunda sayılırdı. Arada hatalar yapsam da patron önemsemiyor, tecrübesizliğime veriyordu. Bunun yanında en ufak bir yararım dokunsa türlü övgülere mazhar oluyordum.

Sonrasında şirketin farklı bir departmanına alındım. İşte her şey o günden sonra değişmeye başladı.

En başta ufak uyarılarla geçiştirildi hatalarım. Sonra muhatap sesler sert ikazlarla olabilecek her türlü ağır hava şartından tehditler savurmaya başladı. Ben özellikle “fırtına” diyordum, ha koptu ha kopacak.

Sonra hatalarım maaşımla ikili mücadeleye girişti. Her faulümde aldığım maaş kesintileri, ay sonunu getiremeyişlerim.. Bunun yanında bir de hesap defterim..

Elle tutulur tek varlığım bir defter.. ve gerisi tutunamadığım koskoca bir dünyaydı.

***

Kiminle görüşeceğimi bilmediğim gibi nereye gitmem gerektiğinden de habersizdim. Sanırım onlar bulacaktı beni..

Günlerden Perşembe.

İskelenin girişindeki turnikeler kadar yorgunum aslında.. Sabah dinçliği, gecesi gece olanlara mahsustur.

Karşı apartmanın üçüncü katında oturan emekli hemşire, gecenin bir vakti elinde battaniyesiyle sokakta sağa sola bakınıyordu. Kendisine “hayırdır teyze” diyen gece temizlikçisine “eniştesinin cadde üzerindeki bir arabada uyuduğunu ve kendisinden battaniye istediğini” söylüyordu.

Alzaymırın hatırlamakta güçlük çektirdiği gerçeklik dünyası, odamın duvarlarında sinevizyon gösterisine dönüşmüştü sanki.

O, park halindeki arabalarda eniştesini arıyordu, peki ya ben?

Sabahı uyku değil, saatler getirmişti bu defa. Evden çıkarken, yere bastığımdan bile emin değildim. Gördüklerim, kurduklarımdan ibaret olabilirdi.

Gazetem demirlerin arasındaydı ve bir de olağandışı kağıt kalabalığı..!

İlki, tanımlanmamış bir makamdan büyük puntolarla “bana” gönderilmişti.

Evet, şimdiye dek çok dert etmediğim hallerin ihtarnamesiydi kapımda asılı duran. “Birikmişlerin” fermanıydı banka memuresi tonuyla banttan yüzüme vurulan.

Yaptığımın “temerrüt” olduğunu söylüyor ama faizle işlerinin olmadığını da ekliyordu bu ses.

“Neden bahsettiğinizi anlamıyorum” diye haykırmak istediğimi fark ettim. Yoğun ötesi günlük programımın vazgeçilmezi Amerikan filmlerinden aklımda kalan bu repliği kullanmak üzereyken, Kızıldeniz’in yarıldığını görüyordum.

Yazık ki, asası olan ben değildim.

***

Bu faydasız pişmanlık ve çalışmamanın verdiği yorgunluk, Paris’teki bohem yıllarımı anımsatıyordu. Oysa Paris’e hiç gitmemiştim. Ahh.. Kafam öyle karışık ki!

İşte yöntemim buydu hep.

Berraklığına laf edemediğim gerçeklerimden sözde kurtuluşumdu kendi suyumu bulandırmaya çalışmak. Önce kendimi kandırmalı, yapay mazeretlerime ilk ben inanmalıydım.

Bir de aynaya karşı dürüst olduğum anlarda ortaya çıkıp, “kendine çok yükleniyorsun ama” diyen iç sesim.. Sağ kanattan gelen ataklar yani..

Kolayca teşhis edilmiş hastalıklarına olmayan ilaçları yazdırmış biriyim. Hepsi bu.

***

Hala gelen giden yok. Böylesi de sadece filmlerde olur zannederdim. Acaba arkamdan gelen iki kişinin koluma girmesiyle kendimi siyah gözlüklülerin lüks arabalarında mı bulacağım?

Ama ne olacaksa bir an önce olsun istiyorum.

İş görüşmesi adını vererek vahametini yumuşatmaya çalıştığım müstakbel sorgu dakikalarının korkusu içimi kemirmeye başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum.

Gizli bağlantılarının varlığından daima şüphe ettiğim patronum, hesaplardaki nedensiz açığa getireceğim yorumu merak ediyordu sanırım.

“Kovulmakla kurtulmak” safiyane bir beklenti midir?

***

Kurnazlığı yüzünden okunan bir ümit geliverdi yanıma az önce. Rüzgarına kapılmaktan kendimi alamadım. Umut taciri sorular sardı etrafımı : “neden olmasın?”

Son bir şans daha verilir belki. Şimdiye kadar elimden geldiği halde yapmadığım ne varsa hepsini telafi etmeye çalışırım.

Evet, bunu başarabilirim.

Üzerine güneşi doğurmayan bir bedenle, gecemi “gece” gündüzümü “gündüz” gibi yaşayabilirim. Hem böylelikle masa başında uyuya kalmışlıklarım da olmaz artık. Mesela, halini hatrını sormadığım kim varsa hepsini arayabilirim ilk iş olarak.

Öğle paydosunda maç muhabbetine kurban ettiğim “tek secde şansımı” değerlendirmeye de karar verdim yeniden.

İşte!

İşte, defterim de burada.

***

Şimdi koluma girin lütfen. Düşmek üzereyim.

Ben, hesap defterini ceketinin astarında kaybetmiş biriyim.

Bu halimle semaya ulaşacak gücüm de yok, yüzüm de..

Firavun pişmanlığı fayda vermiyor.

Heyhat!

Yazar Hakkında

Halil Çiçekfidan

Halil Çiçekfidan

Ailenin ilk çocuğu olarak Fatsa’da doğdu, ardından kendini Çayyaka Köyü’nde buldu. Akşam ezanından sonra sokakta olmama ilkesiyle yeşillikler arasında bir çocukluk geçirdi. Süper solak olduğu halde sağ elle yemek yeme çalışmalarına kendini adadı ve başardı. İlkokulu İnegöl’de, liseyi Bursa Anadolu Lisesi’nde tamamladı. On sekiz yaşını henüz doldurmuşken kendini dil eğitimi için Washington D.C.’de buldu. Şimdilerde Galatasaray Üniversitesi'nde Kamu Hukuku Yüksek Lisans talebesi, FSMVÜ'de araştırma görevlisi. Annesine sesini yükseltip odadan hışımla dışarı çıkarken ayağının yine eşiğe çarpacağından emin.

Kafa Kâğıdı:       

Online dergiler Online dergiler